Yazdır Arkadaşına gönder
Ozanların şehri, Kafkaslar'a açılan kapı: Kars
Konuk Yazar
Konuk YazarAylin Telef
Makine Mühendisi / Fotoğraf Sanatçısı / Gezgin


Bir önceki yazımda Şubat ayında İzmir'den hava yoluyla Ankara'ya, Ankara'dan otobüsle Kırıkkale - Irmaklı'ya, Irmaklı'dan Doğu Ekspresi ile ozanlar şehri Kars'a yolculuk serüvenimizi anlatmıştım. Bu yazımda sevgili yol arkadaşım Ayşegül Çetinkalp ile Kars'taki izlenim ve gözlemlerimizi aktarmak, çektiğimiz fotoğrafları Kent-Yaşam okurlarıyla paylaşmak istiyorum. Bu gezimize ait fotoğrafları yazının sonundaki albüm bölümünde bulabilirsiniz...

Doğu Ekspres treni saat 19.00 dolayında Kars'a vardı. Trenden elimizde valizlerle bembeyaz karların içine indik... Valizlerimizi sürüye sürüye Kars İstasyonu'ndan çıktık, istasyon girişinde bekleyen taksiye bindik. Otelin adını söyledik, yaklaşık beş dakikalık yolculuktan sonra otelin önündeydik. Güzel, eski bir yapının önünde durdu taksi, "Vay be, çok iyi bir otel seçmişiz" dedik...

Taksiden indik, elimizde valizlerle otele girdik. Baktık ki içerisi dışarıdan da güzel, sevindik. Resepsiyon görevlisine telefonla konuştuğumuzu hatırlattık, "Rezervasyonumuz vardı" dedik, teyit yazısını uzattık. Görevli yazıya şöyle bir baktı, "Yanlış otele gelmişsiniz" dedi. Şaşkınlıkla ikimiz birden "Nasıl yani?" diye tepki verdik.

Meğer isim benzerliği olan bir otele gelmişiz. Resepsiyon görevlisine, "Taksi de gitti, peki o otele nasıl gideceğiz?" diye sorduk. "Merak etmeyin, gideceğiniz otel hemen şu sokağın köşesinde" karşılığını alınca rahatladık. Resepsiyon görevlisi kapıdan gideceğimiz oteli gösterince, derin bir "Oh" çektik ve valizlerimizi sürükleyerek yola koyulduk.

Kars içinde ilk gezimizi bir otelden diğerine, elimizde valizlerle, kaymamaya özen göstererek gerçekleştirdik. Kalacağımız otel yedi katlı. İçeriği girdiğimizde yüzümüze vuran sıcak hava sevindirdi. Resepsiyondan odamızın anahtarını aldık. Odamız altıncı kattaydı, asansöre yöneldiğimizi gören görevli asansörün bozulduğunu söyledi. "İşte şimdi yandık "dedik, ardından bir başka görevli, "Merak etmeyin, yük asansörü çalışıyor" deyince sevindik.

Yük asansörüyle ve elimizde yüklerle (!) odamızın bulunduğu kata çıktık... Odamız Kars Kalesi manzaralıydı, kalenin görünümü gece bile muhteşem... Odaya yerleşirken müzik dinleyelim diye televizyonu açtık. Tek kanal televizyonun hoparlöründen yükselen "you tube koyma" şarkısı ilginçti. :)

Açtık, ama dışarı çıkacak gücü kendimizde bulamıyorduk. Oda servisini aradık, çorba istedik. Bugüne kadar içtiğimiz en nefis Ezogelin çorbasıydı. Yataklarımızın rahatlığını görünce iyice keyiflendik...

Saat 22.00 olmuştu. Ayşegül, "Ben yatacağım" dedi, "Ama benim uykum yok, daha erken" karşılığını verdim. Az sonra uykuya daldığını gördüm. Ben de biraz kitap okuduktan sonra uyumaya karar verdim. Rahat, huzurlu bir gece geçireceğimizi düşünüyordum.

Bir saat kadar sonra kapımızın çalınmasıyla uyandım. Baktım, saat 23.30...
Tek başıma açmak istemediğim için Ayşegül'ü uyandırdım. Kapıya gidip "Kim o?" diye seslendiğinde "Oda servisi" yanıtını aldık. Ayşegül, "Biz bir şey istemedik ki" deyince
"Otel ikramımız" karşılığını veriyor kapıdakigörevli... Aklımızdan neler geçiyor, tahmin edemezsiniz... Belki de ettiniz... :)

Kapıyı açtığımızda, kolları meyve tabaklarıyla dolu bir garson gördük karşımızda. Otel yönetiminin ikramını bir bir tüm odalara dağıtmaya çıkmış. Ayşegül tabağı aldı, teşekkür edip kapıyı kapattı.

Tam dönüp yatıyordum ki Ayşegül "Haydi kalk" diye seslendi bana. "Yok, sabah yerim" diye karşılık verdim. "Yok yok, bunu görmelisin" deyince kafamı çevirdiğimde tek tek soyulmuş, dilimlenmiş, yenmeye hazır meyve tabağının görüntüsüyle karşılaştım. Kalktım, oturduk, gecenin bir yarısı halimize gülüp meyveleri yemeye koyulduk.

Ertesi sabah erken kalkıp yedinci kata, kahvaltıya çıktık. Yedinci katta da manzara müthişti, lapa lapa kar yağıyordu. Bu arada rehberimiz Kenan ile haberleştik, saat 09.00'da otelde olur, programı gözden geçirip yola çıkarız diye konuştuk.

Lobiye indiğimizde Kenan'ı otelin minik misafiri kedicikle oynarken bulduk. Sabah kahvelerimizi yudumlarken planlarımızı gözden geçirdik. Bu arada, Kars misafirperverliği gereği çaya ve kahveye hiç ücret ödemedik.

Kenan'nın 4x4 aracına binip yola çıktık. İlk durağımız 12 Havariler Kilisesi ve Kars Kalesi. Aracımızı kilisesinin yanına park ettik. Her taraf bembeyaz, büyülü bir beyazlık. Karlara bata çıka yürüdük. Ben ille de beyaz karlarda yatmış fotoğraf çektirmek istiyorum...
Kendimi hop diye karlara attım. Müthiş zevkliydi, Ayşegül art arda deklanşöre bastı.

Sıra Kiliseyi gezmeye geldi. Aslı Gürcü/Ermeni kilisesi tarafından 10. Yüzyıl'da hristiyanlıktaki 12 havariye ithafen inşa edilmiş ve beş yılda bitirilmiş. Sonra cami, daha sonra müze ve 1990'lı yıllardan yanında Evliya Camisi olmasına rağmen yine cami olarak varlığını sürdürmüş. Kilisenin çatısı 12 havarilerin büstleriyle bezenmiş. Kilisenin içine girdik. İçi tamamen cami gibi olmuş, "Yazık, keşke değerlerimizi, geçmişimizi olduğu gibi koruyabilsek" diye hayıflandık.

Kiliseden çıkıp Kars Kalesi'ne çıkma zamanı geldi. Araçla çıkış zor, arabamızı aşağıda bırakıp yaya çıkmaya davrandık. Yanımızda bir yol arkadaşı, bir sokak köpeği belirdi.
Çok aç, ama bir o kadar da dost canlısıydı. İlginçtir, tüm yolculuğumuz boyunca hep bize köpekler eşlik etti.

Büyük zorluklarla, zaman zaman kayarak yukarı tırmandık. Manzara müthişti. Yıllara meydan okuyan, 12. Yüzyıl'da yaptırılıp sonra yıkılınca 1500'lü yıllarda tekrar yaptırılan Kars Kalesi, ülkemizin Kafkasya'ya açılan kapısı Kars'ı boydan boya gözünüzün önüne serdi.

Kars kent merkezine indik. Kentte Ruslar'dan kalan 250 kadar muhteşem bina olduğunu öğrendik. Bu binaların pek çoğu otel ya da devlet binası olarak kullanılıyor. Her sokakta aniden karşınıza çıkıveriyor. Yıllara meydan okurcasına, dimdik ayakta duran bu yapılarda tarih gizli.

Beyaz karlar arasında geçerken "Masallar Parkı"nı gördük. Rehberimiz çok anlayışlı, "duralım" deyince bizi kırmadı, durdu, aşağı indik. Masallar Parkı masal kahramanlarıyla dolu. Parkta kırmızılı bir genç kız gördük. Beyazlar içinde capcanlı karşımıza duruyordu. Belli ki canı sıkılmış bir şeylere, öylesine bir bankta oturuyordu. Yaklaşıp selamladık. Bize karlar arasında modellik yapmasını istedik, "Tamam, zaten bir şey yapmıyorum" dedi. Fotoğrafladık. O, yaklaşımıyla gezimize renk kattı. Biz de onun can sıkıcı düşüncelerden sıyırılmasını sağladık sanırım.

Karlı bankların arasında fotoğraflarını çektik. Yanakları soğuktu, ama bakışları sıcak... "Yarın yeni bir güne doğacak güneş ve sen de bugünü dünde bırakacaksın" diyerek vedalaşıp ayrıldık, kırmızı başlıklı kızdan masal parkında...

Ve sırada "Ani harabereleri" vardı. Ayşegül'ün espirileriyle yaklaşık 45 dakika nasıl geçti anlamadık. Ayşegül'e göre harabelere adını veren "Ani" sözcüğü nasıl çıkmış, biliyor musunuz? Biri bu Ortaçağ kentini görmüş, "Anaaa" demiş, bu sesleniş günümüze "Ani" olarak gelmiş... Gülüştük... Derim ya, her yolculuğa bir Ayşegül lazım...

Ani'de çeşme başında çocuklar karşıladı bizi. Annelerinin yaptıkları el işlerini ya da su satmak için oradalardı. Hemen poz verdiler. Onların çabalarını görünce, "Ülkemiz için umutlanmaktan vazgeçmemek lazım" diye düşündük. Her şeye rağmen, soğuğa ve yokluğa rağmen öyle cana yakın, mutlu ve umutlulardı ki... Keşke hep öyle kalabilseler...
Keşke yok etmesek onların bu heyecanını, sınavlarla, yarışlarla, kişisel hırslarla...

"Ani" tarihi şehri 2016 da UNESCO tarafından Dünya Mirası ilan edilmiş. Çevrede bir tuvalet olmaması can sıkıcı. Bizi uyaran rehberimiz sayesinde sorun yaşamadık. Yörede sıcak bir şeyler içilebilecek, tuvaletinden yaralanılacak prefabrik tarzda küçük bir kahvehane yapmak zor olmasa gerek. Tarihi kente biletli giriş uygulaması unutulmamış. İçinde birçok yapı bulunan alanda, uzun bir yürüyüş yolunda, dizlerimize kadar kara bata çıka ilerledik.

Ani Katedrali, Surp Stephanos Kilisesi, Ermeni kilise geleneğini gösteren Dikran Honentz Kilisesi, Selçuklu mimarisinin izlerini taşıyan Abugamir Pahlavuni Kilisesi, dairesel kesitli bir kümbet yapılı olan ama daha sonra yarısı eksiksiz ayakta duran Halaskâr (Amenaprgiç) Kilisesi, Türk fethinden sonra Türkiye topraklarında inşa edilen en eski cami olarak bilinen Menuçihr Camisi, arkeolojik alan dışında kalan Zakare Mkhrgrdzeli'nin Kızlar Kilisesi. Hemen yanından akan Arpa Çayı'ın üzeride yıkık bir taş köprü ve diğer taraf Ermenistan...

Tarihi Ani kentini gözmek için en az yarım gününüzü ayırmanız gerek. Gün batarken ayrıldık Ani'den. Aracımızla kent merkezine yol alırken meyve, çerez, çikolata, çıkınımızda ne varsa tükettik. Kars' dönerken rehberimiz mutluydu, biz de...

Günün sonunda otelimize vardık. Biraz dinlenip mahalli yemeklerini ve Kars kazı yemeye bir lokantaya gittik. Yemekten ayrıntı vermeyeceğim. Herkesin damak tadı farklı, ama denemeye değer.

Lokantadan çıktığımızda gece buz tutmuş, hava sıcaklığı -25 dereceydi ama hiç üşütmüyordu. İzmir'de +3 derece daha fazla üşüdüğümüzü hatırladım. Ertesi gün yolculuk Çıldır Göl'üne. Otelimize döndük. İkinci gecemizde kapımızı çalan yok, sürpriz yoktu. Rahat bir uyku çektik. Penceremizden gelen kargaların sesi ile uykuya dalmamıza engel olamadı. Demek ki çok yorulmuşuz...

Sabah saat 08.30'da yollardaydık. Hedef Çıldır Gölü. Yol çok zevkli. Yol boyu tilkiler bize eşlik etti. Müthiş bir yol, hava -15 civarında ama gördüğümüz yol ve köy manzaraları içimizi ısıttı. Kimi eşeğiyle su doldurmaya gidiyor, kimi hayvanlarını dama sokmaya çalışıyordu.

Ayşegül, "Durun" diye seslendi, durduk. "Ne oldu?" diye sorduğumuzda Doğruyol diye bir köyden geçtiğimizi, köyün giriş - çıkış tabelalarında "selfie" yapmak istediğini söyledi. Ayşegül'ün fikrine uyduk, fotoğraflar çektik. Doğruyol' girmemizle çıkmamız bir oldu.

Bir süre yol aldıktan sonra rehberimiz "Çıldır Gölü'ne geldik" dedi. "Nasıl yani? Burası sadece karla kaplı bir ova gibi" deyince rehberimiz, "Göl altımızda" karşılığını verdi, şaşırdık.

Göz alabildiğine beyazlık. Bir grup gelmişti, yolun başındaki adamlara gölden balık tutarken nasıl fotoğraf çekeceğimizi sorduk. Adam, "Bakın ileride abi balık tutuyor. ?Gözlüklü abi gönderdi' deyin, balık tutarken çekmenize izin verir, para da almaz" deyince oraya yöneldik.

Gerçekten buz kırılmış, açılan gedikten ağ gönderilmiş, abi sazanları tutuyordu. "Bu fotoğraf kaçmaz" deyip fotoğraflar çekerken buzların üstünde balık tutma keyfini de yaşadık. İnsanlar çok candan. Evlerine davet edip "gelin çay içelim diyecek" kadar misafirperverler. Baktık kızaklarla gölün üzerinde gösteriler başlamış, o tarafa koşturduk.

"Haydi gidelim, ilerde daha çok fotoğraf çekilecek yer var" dedi rehberimiz. Biraz ilerleyince sazanlarımızı yiyeceğimiz, atları ve kızakları çekeceğimiz bir yerde daha durduk. Turlar hareketliydi, kalabalık gruplar vardı. Ne kadar erken gidilirse gidilsin burası hep böyle kalamalıkmış.

Bir bakıyorum, Ayşegül bir atın üzerinde. Külhanbeyi edasıyla gezip fotoğraf çektirdiğini görünce şaşırdım, "Pes doğrusu, ne çabuk?" dedim. Sonradan anlattı, fotoğraflarını çeken öğretmen Zeki Bey milli güreşçiymiş, İstanbul'u bırakıp memleketi Kars'a geri dönmüş. Zeki Bey, "Burada atamızı anlatmak istiyorum çocuklara. 30 öğrencim var. Hepsi Atatürkçü yetişiyor" deyince "Sizin gibilere çok ihtiyaç var Zeki Bey" deyip vedalaştık.

İşinin ehli rehberimiz, yöredeki tek bina olan restoranda yerimizi çoktan ayırtmıştı. Restoran sazan balığı yemek isteyen gruplarla hıncahınç doluydu. İçeri çağırırken, "Sazanlarımız hazır" dedi, sevindik. Bu kadar enfes balığı iki veya üçüncü defadır yiyordum. Bir çırpıda yiyip bitirdik. Çayları kar üzerinde semaveri olan abide içtik. "Kaç para?" diye sorduğumuzda, "Para falan yok, bedava bunlar" karşılığını verdi, mahcup olduk.

Bu kadar misafirperver Kars insanı. Unutmamamız ya da hatırlamamız gereken insani değerleri, özelliklerimizi hatırlatıyorlar bize. Biraz daha fotoğrafları çekip yola çıktık. Nereye mi? Bulutlara... Artvin'in Şavşat ilçesinin Karagölü'ne...

Yolda Çıldır Belediyesi'nin gazetelere konu olan Atatürk büstünü gördük. Durup fotoğraf çekmeden yapamadık. Tüm tur otobüsleri duruyor burada. Çok emek var, değmiş. Yurdum insanının ATA'mızı anma şekliyle gururlandık.

Dağlara tırmana tırmana, yaklaşık 1,5 saat sonra Şavşat'ta kalacağımız bungalovlara ulaştık.
Burası karlı yeryüzüyle bulutlu gökyüzünün buluştuğu yer. Sıcacık çaylarımız içerken odalarımız ayarlandı. Odalarımıza yerleşip yarım saat sonra çıktık. Hemen aşağıda Kocabey köyüne gideceğiz, "Işığı kaçırmadan inelim" dedik.

Köye yürürken kaldığımız motelin köpekleri bize eşlik etti. Yollar buz ve kar. Kaymadan yürümek neredeyse imkansız. Çok ilginçtir, dikkat ettikçe kaydık. Bir yerlerimizi kırmadan İzmir'e dönelim diye dua ettik.

Evlerin çoğu ne yazık ki boştu. Sonradan yörenin İstanbullu sakinlerin bahar gibi gelmeye buraya gelmeye başladığını öğrendik. Oysa yöre kışın da öyle güzel ki... Işıklar bulutlardan süzülerek dağlara iniyor. Karadeniz evleri ahşap. Huzurun sessizliği var burada. Kapat gözlerini, dünya dursun.

Kaldığımız yerin köpekleriyle köyün köpekleri pek dost değildi. Bize değil, onlara havlıyorlardı hep bir ağızdan. Epey yürüdükten sonra köyün çıkışında bir bey bizi "Daha ileri gitmeyin. Oradaki köpekler bağlı değil" diye uyardı. Yavaş yavaş geri döndük. Zaten güneş batmak üzereydi. Gün batımıyla birlikte hava sıcaklığı daha da düştü.

Motelimizin restoranında, eşsiz dağ ve köy ve kar manzarası karşısında çaylarımız içtik. Bir fotoğrafçı grubu daha vardı aynı yerde. Dört gündür orada kaldıklarını öğrendik. Ortak arkadaşlarımız çıktı. Zaten rehberimizi tanımayan yok, buralar onun mekanı.

Yarım saat sonra yemekler hazırdı. Yemeklerimizi yiyip evlerimize yöneldik. "Ev" diyorum çünkü iki oda iki salondan oluşan bungalovlardı bunlar. Güzel bir terası vardı girişte.
Ama hava dışarıda oturulacak gibi değildi.

Sabah erken kalkıp Karagöl'e uzanıp oradan Kars' dönmeyi planladık. Kalorifer yanmasına rağmen akşam hiç ısınamadan, üst üste giyinip yattık. Sabah kahvaltıya geldiğimizde, "Keşke söyleseydiniz, derecesini arttırırdık kaloriferin" demezler mi? Dışarısı -25 derece. Biz İzmirliyiz, alışık değiliz bu derecelere...

Kahvaltımızı bitirip Karagöl'e gitmek üzere yola çıktık. Sol taraf karlı dağlardı, sağ taraf uçurum, yollar buz tutmuştu. Ama rehberimiz işinin ehliydi. Araba kaydıkça biz bağırıyorduk, o da hem arabayı hem bizi toparlıyordu.

Yolda bir koyun ağılını görünce durduk. Durup selamlayarak seslendiğimiz Kenan Dayı bizi güleryüzle karşıladı. Korku yok bu insanlarda. Hani şehirlerde biri "merhaba" dese, "Yahu bu adam neden bize selam verdi?" deriz. Sanırım modern yaşama girdikçe yabanileşiyoruz.

Kenan Dayı, "Gelin, size bir günlük kuzularımı göstereyim" dedi. Minicik kuzuları kucağımıza aldık. Şaşkın bakıyorlardı. Biz sımsıkı sarıldıkça sıcacık bedenlerindeki hızlı kalp atışlarını içimizde hissettik.

"Çay koyayım" diyen Kenan Dayı'yı, "Yok dayı, yolumuz uzun" diye geri çevirdik. Bize para verirse ona şehirden kontür yükletip yükletemeyeceğimizi sordu. "Tabii yükletiriz dedik. Rehberimiz telefon numarasını aldı. Kontür yüklenecek yer buralarda çok uzaktaymış...

Vedalaşıp yola koyulduk. Hedefimiz Karagöl. Yol epey zorlu. Mesafe 10 kilometre diyordu, ama yol bir türlü bitmek bilmedi. Karagöl'e vardığımızda bizi yine bir köpek ailesi karşıladı. O kadar açlardı ki kar yiyorlardı. "Gölün etrafını bir turlayalım" dedik ama karşı tarafa geçmek mümkün değildi. Kar bastığımız an belimize kadar geliyordu, batınca çıkamıyorduk da...
Gölün üzerindeki buz tabakası incelmeye başlamış, kırmızı balıklar gözüküyor alttan. Ağaçların arasında gizli bir cennetti sanki.

Baharda da başka güzel olacağına inanarak ayrıldık oradan. Kars' doğru yola çıktık. Çıldır Gölü'ne uğramayacağımız için yolun üçte ikilik kısmında farklı bir yoldan, Ardahan üzerinden gitmeye karar verdik.

Ardahan Kalesi bizi karşılarken yerden dumanlar yükseliyordu sanki. Hayır, sıcaktan değil, su buharı hiç değil. Rüzgarla havalanan kar tozuydu bunlar. Sanki asfalt yanıyor gibiydi. Müthiş bir görüntü...

Ardahan'da bir çay molası verdik ve yola devam ettik. Yol boyu kar ve köy manzaralarına doyum olmadı. Sonunda Kars' geldik, otele girdik. Akşam "sımışka" çıtlatacaktık.
"Sımışka" bizim "çiğdem dediğimiz ayçiçeği çekirdeğinin buralara özgü bir türü. Siyah, uzun ve içi dolu dolu... Ertesi gün dönecektik, rehberimizle vedalaştık.

Sabah hazırlanıp yola çıktık. Doğu Ekspresi treniyle geldiğimiz bu güzel Doğu Anadolu şehrinden uçakla ayrılacaktık. Havaalanına vardık. Misafirperver, vatansever, havasının tersine sıcak, kar gibi ak yürekli insanların yaşadığı, Kafkaslar' açılan güzel Kars'tan ayrılma zamanı geldi çattı.

Bizi sarıp sarmalayan bu şehri sevmiştik... :)
























Tarih: 1/3/2017
391 kez okundu
   Yazdır Arkadaşına gönder
YAZARIN DİĞER YAZILARI
İzmir Kent Haritası İzmir Nöbetçi Eczaneleri
KENT YAZILARI
KENT SÖYLEŞİLERİ

İnternet sayfalarımızda yer alan tüm metin, resim ve benzeri içeriğin hakları kentyasam.com'a aittir. Hiçbir şekilde basılı ya da elektronik bir ortamda (CD, Internet vs.) kaynak gösterilse bile izin alınmadan kullanılamaz.