Yazdır Arkadaşına gönder
Kalıcı demokrasi kültürü 2
Oğuz Adanır
Oğuz AdanırBu başlık altında daha önceki yazımızda Güneydoğu'da yoğunlaşan sorunlardan söz etmiştik. Konu birliği açısından her zaman kalıcı demokrasi kültüründen söz etmesek de nihai amaç bu olduğundan bu ve bundan sonraki metinleri bu başlık altında üretmeyi sürdüreceğiz.

Politik partiler düzeyinde ülkemiz zihinsel, düşünsel açıdan nasıl birçok Türkiye’ye bölünmüşse yalnızca Türk kökenli değil, ülkenin dört bir yanında yaşayan Kürt kökenli Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları da Güneydoğu'da yaşayan Kürtler konusunda aynı şekilde pek çok gruba bölünmüştür. Örneğin, Güneydoğu'da yaşayanlarla yoğun akrabalık ilişkileri içinde olanların konuya bakış açısı nedir? Örneğin, Kürt kimliğini hiç sorun etmeyen ve daha çok insan olmak, insani değerlerle ilgilenen grubun konuya bakış açısı nedir? Güneydoğu'da yaşayan ve devletle TSK’ni birbirine karıştıran fanatik olarak adlandırılabilecek grubun bakış açısı nedir? Müslümanlığı, Kürtlüğünden önce gelenlerin konuya bakış açısı nedir?

Hiç kuşkusuz bunların dışında yer alan ve değişik bakış açılarına sahip başka gruplar da vardır. Her şeyden önce bu sorunun politik olmaktan çok toplumsal, kültürel/zihinsel ve ekonomik bir sorun olduğunun görülmesi gerekiyor. Dolayısıyla bir çözümden söz edilecekse doğal olarak bunun yaşamın tüm alanlarını kapsaması gerekir. Bu bağlamda politika ancak demokratik ilkeler ve değerler çerçevesinde bu sürecin bir parçası olabilir.

Yanıt arayışlarında hiç kuşkusuz başka örneklerden yararlanılabilir ancak bunun büyük bir titizlikle yapılması gerekir yoksa alelacele denilebilecek bir şekilde değil. Öncelikle Türkiye barındırdığı tüm etnik gruplarla birlikte bir ulus devlet olarak nitelendirilebilir mi? Bunu engelleyecek herhangi bir durum ya da unsur var mıdır?

Avrupa’da yüzyıl öncesinde çok tartışılan bu konular sonucunda Gustave Le Bon gibi sosyal psikolojinin atası sayılabilecek bir düşünür (L’Evolution des Peuples) bir toplumda farklı dillerin konuşulmasının kesinlikle ulus devlet oluşumuna engel olmadığını değişik dilleri konuşan değişik etnik grupların yüzyıllar boyunca bir arada yaşamaları, aynı yaşam koşulları, aynı kurumlar, aynı inançları ve aynı çıkarları paylaşmaları, birbirlerine az çok karışmalarının türdeş bir ulus olmak için yeterli olduğunu söylemektedir. Ona göre önemli olan konuşulan dilden çok duygusal ve düşünsel beraberliktir.

Yakın Doğu'daki uluslaşma süreci konusunda 20. Yüzyıl'ın ilk yarısına adını yazdıran ve Le Bon’dan esinlendiği söylenebilecek Lübnan doğumlu, Suriyeli filozof, yazar, politikacı Antun Sadi’ye göre:”Uluslar gerçekten de değişik etnik gruplardan oluşur: Ulus demek farklı ırktan insanlar karışımı demektir…Bu yüzden onun ulusçuluk kavramının merkezinde saf ırk değil farklılık vardır. Ona göre ulus tarih boyunca belli bir toprak parçası üzerinde aynı çıkarlar, aynı yazgı ve aynı maddi-manevi unsurları paylaşan ve sahip olduğu belli fiziksel ve karakter özellikleriyle diğerlerinden ayrılabilen insanlar grubudur” (Götz Nordbruch/ Nazism in Syrie and Lebanon)

Görünüşe ve mevcut örneklere bakarak Türkiye’nin bir ulus devlet olmasının önünde herhangi bir engel bulunduğunu söyleyebilmek olanaksızdır. Burada asıl engelin zihniyet ya da zihniyetler olduğunu söylemek gerekmektedir. Örneğin, günümüzde bölgesel ve belli gruplara ait 75 kadar dilin konuşulduğu Fransa bir ulus devlet olup, resmi dil Fransızca'dır.
Otuz dolayındaki Latin Amerika ülkesinin neredeyse tamamında bu ülkelerin yerli halklarına ait olmayan İspanyolca ya da Portekizce resmi dil statüsüne sahiptir. Afrika ve Asya’dan da pek çok örnek verebilmek mümkündür. Öte yandan Farsça ile Kürtçe konuşan insanların birbirlerini anlamaları, görece aynı dili konuşmaları farklı etnik gruplara ait olmalarını engellememektedir. Alman dilini konuşan İsviçreliler, Avusturyalılar; Felemenkçe konuşan Hollandalılar ve Belçikalı Flamanlar; Türkçe konuşan Türkiyeliler, Azeriler vs.

***

Mevcut koşullarda ülkede yaşayan insanların aklına ilk gelen ya da getirilmeye çalışılan konu Güneydoğu'da belli bir bölgede yoğunlaşan Kürt asıllı Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlarının ülkeden ayrılıp özerk bir bölgede, bağımsız bir ülkede yaşamak isteyip, istemedikleridir. Bu konuda en yakın örnek ise Irak’ta yaşayan Kürt asıllı Iraklı yurttaşların konumudur. Biz de bu noktadan sonra değişik coğrafyalarda benzer oldukları iddia edilen örnekler üzerinde duracağız.

İşe tarihte yasal anlamda Kürdistan olarak adlandırılan tek coğrafi bölge olup Irak’ın kuzeyinde bulunan ve Kürt nüfusun yoğun bir şekilde yaşadığı özerk bölgeden başlayalım. Bu özerklik görünüşe göre Irak’ta petrol tükeninceye kadar sürecek bir iç çatışma ortamı sayesinde elde edilmiş olup, şeriatla demokrasi yan yana gelmesi olanaksız iki kavramdır. Şeriatın dayatıldığı hiçbir ülkede demokrasi yoktur, doğası gereği olması da olanaksızdır.

Bu bağlamda bulundukları bölgeyi terk etmeden aşiretler şeklinde yaşayan Kürtler en büyük servet kaynağı petrol olan Irak’ta elde edilen gelirin son verilere göre yüzde 17’sine sahip olmaktadırlar. Karayolları, sağlık, hudutların korunması, ulusal ordu ve daha birçok unsur ya da kurum merkezi hükümetin denetiminde olup daha şimdiden pek çok konuda sürtüşmeler vardır.

Bölgede sorunların çözümünü ve dolayısıyla demokrasinin yerleşmesini engelleyen temel sorun Sünni-Şii çatışmasıdır (buna koşut olarak hala Orta Doğudaki en zengin petrol kaynaklarından birine sahip olması nedeniyle ABD, Çin ve diğer güçlü ülkeler arasında Irak konusunda sağlanmış görece “consensus”u da unutmamak gerek).

Öte yandan Irak ile Türkiye arasında deneyim düzeyinde en azından 60-80 yıllık bir demokrasi kültürü farkı vardır. Irak daha az bir nüfusa sahip olmasına karşın bu ülkede demokratik bir rejim oluşturmaktan çok iktidar ve gelir kaynaklarını ele geçirme mücadelesi verilmektedir. Dolayısıyla Irak sınırları içinde özerk bir bölgede yüzyıllar boyunca yerlerinden kımıldamadan yaşamış Kürtlerin bu coğrafyayı etkileyen zihniyet/kültüre boyun eğdikleri de bir gerçektir.

Bir ülke insanlarına belli bir biçim verirken, insanlar da o ülkeyi aynı şekilde biçimlendirirler. Irak’ta yaşayan Kürtler Irak tarafından etkilendiklerinden onlar da ülkeyi aynı şekilde etkilemektedirler. Politik ve toplumsal açıdan bu bölgede aşiret töreleri ve kuralları ağır basmakta, toplumsal güvenlik peşmergeler yani resmi bir statüye sahip olmayan ya da olsa bile kalıcı bir görünüm arz etmeyen bir grup tarafından sağlanmaktadır.

Demokrasiden yoksun, petrolü yitirdiğinde gelecekte kendi ayakları üstünde nasıl duracağı şimdilik belli olmayan yani ekonomik, toplumsal, politik bir belirsizliğin hakim olduğu (sürekli bombaların patladığı Irak’ta) ülkenin kuzeyinde Kürt nüfusu nasıl bir gelecek beklemektedir? Belki de bu konudaki başka endişeler onları Türkiye, Irak, İran ve Suriye’deki Kürt asıllı yurttaşları harekete geçirip yeni bir Kürdistan kurma girişiminde bulunmaya itmiş olabilir, ancak bu noktada öncelikle sorulması gereken soru bu bütünleşmenin yüzyıllar boyunca neden gerçekleşmediği ve sanılanın aksine bu sürecin gerçekleşmesinin önündeki en büyük engelin yine Kürtler olup olmadığıdır.

Bugün bir kısım naif insan örneğin, gerek Irak gerekse İran sınırının öteki tarafında yaşayanların da Kürt olduklarını, dolayısıyla bir araya gelmemek için herhangi bir neden olmadığını düşünmektedir. Oysa az önce söylediğimiz gibi sınırın bir tarafındakiler Türkiye’nin biçimlendirdiği ve Türkiye’nin biçimlenmesine katkıda bulunan Kürt asıllı yurttaşlarsa, sınırın öteki tarafındakiler İran ya da Irak tarafından biçimlendirilmiş ve İran ya da Irak’ın biçimlenmesinde rol oynamış Kürt asıllı İran ya da Irak yurttaşlarıdır. (Tıpkı az önce örnek verdiğimiz Almanca konuşup kendilerini Alman olarak nitelendirmeyen Avusturyalı ve İsviçrelilerle; Fransızca konuşup kendilerini Fransız olarak nitelendirmeyen Belçikalı ve İsviçreliler ve büyük bir çoğunlukla İspanyolcanın resmi dil olduğu Latin Amerika’da vs etnik grupların ayrı ülkelerde ayrı uluslar şeklinde yaşamaları gibi Kürtlerin de tarih boyunca yan yana ancak ayrı bölgelerde benzer bir duyguyla yaşamadıklarını iddia edebilmek neredeyse olanaksız olup, ayrıca Bazil Nikitin’in sözünü ettiği nedenlere de bakmakta yarar vardır.).

Dolayısıyla Türkiyeli, İranlı ve Iraklı Kürtler de aynı dili konuşsalar bile birebir aynı törelere, aynı değerlere, aynı kurallara vs aynı şekilde boyun eğen insanlar değildir. Ayrıca bu üç ülkenin kendi yurttaşlarına sundukları olanaklar arasında önemli farklar vardır. Örneğin, Irak ve İran’daki durumun aksine Türkiye’de yaşayan Kürt asıllı yurttaşlar ülkenin dört bir yanına dağılmış olup, büyük bir çoğunluğunun kesinlikle kendisi ya da atalarının göç ettikleri güney doğuya dönmek gibi bir niyetleri yoktur. Başka bir deyişle bu yazının başında belirttiğimiz gibi Türkiye’de yaşayan büyük bir Kürt asıllı nüfus çoktan ulus devletin bir bireyi olup kendi yaşamını sürdürmektedir.

Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde yaşayan Kürt asıllı yurttaşların Irak modeli ya da bir benzeri peşinde koşmaları gerek Türkiye gerekse olası bir özerk bölgede demokrasi istemedikleri ve bu uğurda herhangi bir çaba harcamak niyetinde olmadıkları gibi, yönetici konumunda olanların da kendilerine bir iktidar alanı yaratmak istedikleri gibi bir anlama çekilebilir. Özetle; Türkiye’nin Güney Doğusunda yaşayan Kürtler belki de Irak’ın Kuzeyinde yaşayan Kürtlerin kalıcı demokrasi yerine geçici olarak Irak petrolünden nemalanmalarından etkilenerek Türkiye’de benzer bir yapılanmaya gitme arzusunda olabilirler. Ancak bu konuda yanıldıkları söylenebilir. Türkiye Cumhuriyeti bağlamında asıl konunun Güneydoğu'da yaşayan Kürt asıllı yurttaşların yalnızca demokrasiyle çözülebilecek birikmiş sorunları olduğunu görüp, bu yönde mücadele etmeyi başarırlarsa, belki de Türkiye dünyaya örnek olabilecek yepyeni bir çözüm modeli sunabilir.

Tarih: 27/7/2013
7132 kez okundu
   Yazdır Arkadaşına gönder
YAZARIN DİĞER YAZILARI
İzmir Kent Haritası İzmir Nöbetçi Eczaneleri