Yazdır Arkadaşına gönder
Kalıcı demokrasi kültürü 14
Oğuz Adanır
Oğuz AdanırBir yurttaş olarak özellikle çalışanların yüzde yetmişini oluşturan ancak ulusal gelirin yaklaşık yüzde otuzuna sahip insanların ödedikleri vergiler sayesinde yaşamımı sürdürdüğümün bilincindey(d)im. Benim maaşımdan kesilen vergiler de başka insanların yaşamasına olanak tanıyor. Dolayısıyla birbirlerini hiç tanımayan insanlar yalnızca bu çerçevede ele alındığında bile bir ulus kavramı çerçevesinde birbirlerine karşı sorumlu ve yükümlü bireylere dönüşüyorlar.

Kamu görevlisi bir yurttaş olarak ülkem insanının eğitim ve öğretim sürecine katkıda bulunmakla sorumlu ve yükümlü olduğumu, bu sorumluluk ve yükümlülüğün benim için eğitim ve öğretim görmek isteyen insanların olduklarından daha nitelikli ve düzeyli insanlar haline gelmesine katkıda bulunmak anlamına geldiğini; bu konuda bir sonuca ulaşmanın yolununsa her zaman en kolay yolu seçen insanoğlunu yeterince zorlamaktan geçtiğini düşünüyorum.

Bir yurttaş olarak standartları her zaman tartışmalı bir demokratik düzende doğdum, büyüdüm, olgunlaştım. Daha nitelikli, standartları daha yüksek bir demokrasi için birey ve yurttaş olarak kendime düşeni mevcut yasal çerçeve içinde elimden geldiğince yapmaya çalıştım. Bu konudaki en önemli rehberlerden birinin Aziz Nesin olduğunu düşünüyorum.

Bir yurttaş olarak daha önce de söylediğim gibi demokrasilerde tüm yurttaşların birbirlerine karşı sorumlu ve yükümlü olduklarını düşünüyorum. Demokrasi bütün yurttaşların birbirlerine hesap vermesini ve hesap sormasını sağlayan bir düzendir. Eşitlik ilkesi bunun en güzel kanıtıdır. Herkes kendine düşen sorumluluklar ve yükümlülükler çerçevesinde tüm diğerlerine hesap vermeli ve hesap sorabilmelidir. Böyle bir düzen yoksa demokrasi kavramı tartışmalı hale gelir ve böyle bir durum demokratik rejimden uzaklaşıldığını gösterir.

Bir yurttaş olarak demokrasinin çoğunluğun oylarından ibaret bir düzen olduğuna asla inanmadım. Çünkü demokrasi tarihi geçmiş ve günümüzde çoğunluğun da sık sık yanılabildiğini gösteriyor.

"Yalnızca belli bir halkın çoğunluğu tarafından değil, tüm insanlığın çoğunluğu tarafından benimsenen genel bir yasa vardır: Adalet yasası...

Bir ulus bütün toplumu temsil etmekle ve kendi yasası olan adaleti uygulamakla yükümlü bir jüri gibidir...

Adaletsiz bir yasaya karşı geldiğimde, çoğunluğun yönetme hakkını reddetmiş olmuyorum; tek istediğim toplumun egemenliğinden çıkılıp insanlığın egemenliğine geçilmesidir...

bütün iktidarı toplumu temsil eden çoğunluğa vermenin korkulacak bir şey olmadığını söylemekten çekinmeyen insanlar var. Fakat bu köleliği çağrıştıran bir söylemdir...

Mutlak bir güce sahip bir insanın bu gücü rakiplerine karşı kötüye kullanabileceğini kabul ediyorsanız, aynı şeyin çoğunluk için de geçerli olabileceğini neden kabul etmiyorsunuz? İnsanlar bir araya geldiklerinde nitelik mi değiştiriyor?

...Benim böyle bir şeye inanmam söz konusu değil; her şeyi yapma gücünün tek bir kişiye verilmesini reddettiğim gibi, bu gücün birden fazla kişiye verilmesini de reddediyorum...

Mutlak bir güce sahip olmak bana göre kendi içinde kötücül ve tehlikeli bir şeydir...Mutlak bir güce sahip olup da tehlikeli olmayan tek şeyin Tanrı olabileceğini düşünüyorum,...

Bu nedenle, herhangi bir otoriteye her şeyi yapma hakkı...verildiği zaman...bana göre despotluğun tohumları atılmış demektir ve bu durumda ben başka bir sistemin kanunlarıyla yaşamak isterim...

Yaşadığımız dönemde... zorbalığa karşı hiçbir güvence bulunmadığını ve demokratik sistemin yumuşaklığının nedenlerini yasalardan ziyade koşullarda ve değer yargılarında aramak gerektiğini söylüyorum."


Bu düşünce ve yorumlar yaklaşık iki yüzyıl öncesine ait. Toplumların tarihten ya da deneyimden ders almadıklarını gösteren güzel bir örnek. Bu sözlerin sahibi Alexis de Tocqueville, Amerika'da DemokrasiI (DB Yayınevi, s.379-383). Amerikan demokrasisinin henüz başlangıç yıllarında ülkeyi ziyaret ettiği sırada aldığı notlar ve Avrupa ülkeleriyle yaptığı karşılaştırmalar aracılığıyla bir tür çağdaş demokrasi sosyolojisi yapan yazar; günümüzde yalnızca bizim gibi ya da demokrasi konusunda bizden daha deneyimsiz toplumlara değil aynı zamanda Modern Demokrasilerin gelişip, olgunlaştığı günümüz Batı Avrupa ve Amerika toplumlarına da rehberlik yapmayı sürdürüyor.

Bakış açısı ve yorumlarının çoktan aşılıp geçilmiş olması gereken bu yazarın pek çok ülke açısından güncelliğini hala böylesine koruyabilmesi onun zamanından iki yüzyıl önde değil, olsa olsa toplumların demokrasi anlayışı konusunda iki yüzyılda çok fazla yol almamış olduğunun göstergesi olabilir. Örneğin:

"İnsan ruhu hiçbir şeye egoizmden daha yatkın değildir; bir despot yönettiği insanların kendisini sevmemesini affedebilir, yeter ki birbirlerini de sevmesinler. Despot devleti yönetirken insanların yardımını istemez, onların devleti yönetme iddiasında bulunmamaları yeterlidir...

Eşitlik insanları yan yana getirir ama onları bir arada tutacak bir bağ yaratmaz. Despotizm ise insanların arasına duvarlar örer ve birbirlerinden ayırır. İnsanları kendi benzerlerini düşünmeyecek şekilde koşullandırır ve kayıtsızlığı onlar için adeta toplumsal bir erdem haline getirir.

Despotizm her zaman büyük bir tehlikedir, ama demokrasi çağında özellikle korkulması gereken bir şeydir." (Amerika'da Demokrasi II, s.137)


Bu sözler günümüz dünyasına sizce ne kadar yabancıdır? Demokrasiye saygı duyan bir insanın günümüzde bu türden duygu ve düşüncelere sahip olmaması ters ve tuhaf bir şey olarak kabul edilebilir mi?

Günümüzde demokrasinin giderek tartışılan bir düzen olması çağdaş demokratik düzen anlayışı konusunda yeni araştırmalar ve çalışmalar yapılması gerektiğini gösteriyor. Zira demokrasi adı altında yapılan uygulamalar Modern Demokrasiler de dahil olmak üzere demokratik düzen anlayışının gelişmesini engellemek ya da duraklatmaktan başka bir şey yapmıyor. Zaten durumu uzun yıllar önce fark eden pek çok düşünür toplumları bu konuda ciddi bir şekilde düşünmeye davet etmiştir.

Tarih: 3/12/2016
3810 kez okundu
   Yazdır Arkadaşına gönder
YAZARIN DİĞER YAZILARI
İzmir Kent Haritası İzmir Nöbetçi Eczaneleri