Yazdır Arkadaşına gönder
İnsani değerler, vatan sevgisi ve politika - 2
Oğuz Adanır
Oğuz AdanırBu kavram ya da terimlerin hepsi ilk bakışta eskimiş, anlamsız sözcüklere benziyor. Oysa asıl sorulması gereken soru bugüne kadar bu kavram ya da terimlere yüklenen anlamların eskiyip eskimediği ve bunlara çağdaş açıklamalar getirilip getirilmeyeceğidir. Zira dil tarihi diye bir şey olup kavram, terim, deyim ve sözcükler de zamanla eskiyip yıpranarak yerlerini ya yenilerine bırakmakta ya da içleri yeni anlamlarla doldurulmaktadır.

Türkiye tam da böyle bir aşamadan geçmekte olup özellikle politik iktidar konusunda bir sorgulamanın zamanı çoktan gelmiş geçmektedir. Politik iktidar (her şeye rağmen!) insani değerler ve vatan sevgisiyle yakından ilişkili olup birini açıklamak az çok ötekileri de açıklamak anlamına gelmektedir.

Her ne kadar Makyavel yaşadığı çağın koşullarında iktidarın ele geçirilmesi ve iktidarda nasıl kalınabileceğinden söz etse de modern toplumlarda muhalefetin iktidarı reddetme biçimleri konusunda bize esin kaynağı olamamaktadır. Onun sorunu ahlaki ve dini erdemler üstüne oturan iktidardan nasıl yararlanılabilir sorusuna bir yanıt aramaktan çok ahlak ve erdem kavramları dışlanarak iktidar nasıl ele geçirilebilir ve korunabilir sorularına yanıt bulmaktır. Dolayısıyla politik iktidarı ele geçirmemek amacıyla verilen bir mücadeleyi anlayabilmesi olanaksız gibidir.

Ülkemizde politik iktidar alanına baktığımızda ilk göze çarpan olgulardan biri yaklaşık altmış beş yıldan bu yana CHP’nin en büyük muhalefet partisi olarak kalma arzusudur! Cumhuriyetle yaşıt olan ülkenin ilk politik partisi neden bu kadar yıl boyunca bir kez bile olsun dört yıllığına tek başına iktidara gelememesinin nesnel, bilimsel bir çözümlemesini ve açıklamasını yap(a)mamıştır? Evet 1950-1990 yılları arasında CHP, darbe sonrası kurulan hükümetlerin ardından bir, iki yıl süreyle geçici hükümetler kurabilmiş, daha sonra Bülent Ecevitli Demokratik Sol Parti koalisyon hükümetlerinde en fazla üç yıl süreyle yer alabilmiş, ancak ne CHP ne de “sol” olarak nitelendirilebilecek bir başka parti dört yıllığına Türkiye’de iktidar olmayı başaramamıştır.

Bunun nedenlerini yine klişe düşünceler ve sözcüklerle açıklayabilmek oldukça kolay: "Yenilen pehlivan güreşe doymaz, topluma kendimizi anlatamıyoruz, halk bilinçsiz, bir dahaki seçimleri neden almayalım, zira halkımızın ne zaman ne yapacağı belli olmuyor" vs türünden hazır şablonlarla avunan partili ve parti yönetimleri içinde yaşadıkları çağda gerçekleşen değişiklikleri göz önünde bulundurmadan ya da yanlış sorular sorarak seçim kampanyaları gerçekleştirmişlerdir. Toplumsal yapı ve zihniyeti günümüzde bir anlamı kalmayan o şaşmaz klasik yöntemlerle açıklamaya çalışırken yepyeni çözümleme yöntemleri ve açıklamalar olabileceğini akıllarına bile getirmemişlerdir.

Yalnızca CHP değil kendilerini solda gören tüm diğer partilerin durumu daha iç açıcı değildir. Bunlar örneğin, günümüz itibarıyla ülkede çalışan insanların neredeyse yarısının asgari ücret almasına ve açlık sınırında yaşamasına karşın neden gidip Komünist Parti, İşçi Partisi vs sol partilere oy vermediğini klişelerden başka sözlerle açıklayamamakta, seçimlerde alabildikleri binde bir, iki, üç oy oranlarına rağmen seçimlerden çekilmemektedirler. Bu partilerin hiçbiri gerçek ve doğru soruları soramadığı için bu durumda kalmaya mahkumdurlar. Bunlar hala olgunlaşacak devrim koşulları, halkın bilinçlenmesi türünden anlamını çoktan yitirmiş bahanelerle kendi kendilerini avutmaktan öteye gidememektedirler.

Zaten işin asıl rahatsız edici olan yanı da budur; başka bir deyişle onlar bu durumdan rahatsız görünmemektedirler. O zaman da sözcüğün gerçek anlamında iktidara gelmek, onu ele geçirmek gibi bir niyete sahip olup olmadıklarını düşünmek durumunda kalıyoruz. Öyleyse asıl odaklanmamız gereken konulardan biri başta CHP olmak üzere söz gelişi “sol” olarak adlandırılan muhalefet partilerinin neden iktidarı ele geçirmek istemedikleri ya da ne istediklerini anlayabilmektir.

Öncelikle Türkiye’de Modern toplumlarda karşılaşılan türden bir “sağ” ve “soldan” değil, olsa olsa alaturka olarak nitelendirilebilecek bir “sağ” ve “soldan” söz edilebileceğini düşünüyoruz. Zira ulusal bir burjuvazi oluşturamamış bir ülkede modern toplumlarda karşılaşılan türden bir “sağ” olamayacağı gibi buna muhalif bir “sol” dan da söz edilemez. Öyleyse Türkiye’deki partiler nasıl adlandırılabilir? Bize göre olsa olsa (nitelikleri tartışılır bir) çoğunluğun oy verdiği partiler ve hükümetlerden söz edilebilir.

Türkiye’de ulusal burjuvazi yerine milli zenginler ve milli yoksullar oluştuğundan muhafazakar ya da devrimci partilerden de söz edilemez. Bir bakıma Türkiye’deki tüm politik partilerin geleneksel dogmatik, fundamentalist bir düşünce yapısına sahip kitlelere benzer bir şekilde yaklaştıkları dolayısıyla sözcüğün gerçek anlamında demokrat bir partinin varlığından söz edilemeyeceğini ve yakın gelecekte de ufukta sözcüğün gerçek anlamında demokrat bir oluşum görülmediğini söyleyeceğiz.

Başka bir deyişle Türkiye’de politik partileri olsa olsa aşırı dogmatik ve fundamentalist görüşlere sahip partilerden giderek daha az dogmatik ve fundamentalist düşüncelere (demokratik standartları oldukça düşük) boyun eğen partilere doğru giden bir çizgi üzerine oturtabiliriz. Bu oluşumlarınsa az çok gelişmiş demokrasilerde karşılaşılan türden felsefi, düşünsel ve etik bir yaklaşım sergiledikleri söylenemez.

On yıldan uzun bir süredir ülkeyi yöneten partinin ancak sağ ve sol ideolojilerin geçerli olamadığı bir ülkede kuramsal açıdan içinde yaşanılan çağa oldukça uzak bir inanç kavramı, uygulamadaysa kusursuz bir oportünist yaklaşımla (çıkarların gerektirdiği her şeyin koşulsuz onaylanması) başarılı olabildiği görülmektedir. Bu parti hiçbir ideoloji ve etik yaklaşımı umursamadan yalnızca çıkarlara uygun (kısmen toplum, çoğunlukla yandaşlarınki) bir politika uygulamıştır. Bu parti demokrasiyi oy çoğunluğuna indirgemiş olup, bu oyu ele geçirince istediğini yapabileceğini düşünmek gibi bir yanılsamaya kapılmıştır tıpkı bir zamanlar Faşist ve Nazi partilerin yaptıkları gibi.

Günümüz Türkiye’sinde on iki yıldır mevcut yönetime muhalefet yaptıklarını sanarak, aslında ona hizmet eden (gerçek nedenleri araştırmamak, doğru soruları sormamak vs) politik partilerin artık akıllarını başlarına toplamaları gerekmektedir. Demokratik bir yönetimden söz edebilmek, ancak gerçek bir muhalefetle mümkündür. Ortada sözünü dinletebilen bir muhalefet yoksa böyle bir dogmatik kafa yapısına sahip yönetim demokrasiyi keyfince eğip bükme gibi şımarık çocuk örneği girişimlerde bulunabilmektedir.

Ülkemizde “Bir insan yedisinde neyse yetmişinde de odur” derler. Demokrasi kültürü çocukluktan başlanarak edinilen bir kültür/zihniyettir. Sonuç olarak muhalefet partileri muhalefet görevini yerine getiremiyorlarsa ne yapıyorlar? Neden topluma çaresizlik içinde kıvranır gibi bir görüntü sunuyorlar? İnsanları umutsuzluğa sürüklüyorlar? Bu partilerin iktidar olma gibi bir sorunları yoksa ne istiyorlar? Gerçekten bir çözüm mü yok yoksa muhalefet partilerinin bir çözüm üretmeye niyetleri mi yok.

Örneğin küçük muhalif partilerin çoğunlukla megaloman kişilik özellikleri taşıyan başkanlarının gerçekten toplumsal sorunlarla ilgilendiklerine inanmak oldukça zordur. İnsan bu politikacıların sözcüğün gerçek anlamında bir vatan ve insan sevgisine sahip olduklarından ister istemez kuşku duyuyor. Zira bu insanlar köşeye sıkışmış, cinnet geçirme eşiğindeki bir toplumun sorunlarına çözüm getirmek yerine onun toptan kendi arzu ve iradelerine boyun eğmesini bekleyen acımasız şımarık çocuklara benzemektedirler...

Tarih: 24/3/2015
7262 kez okundu
   Yazdır Arkadaşına gönder
YAZARIN DİĞER YAZILARI
İzmir Kent Haritası İzmir Nöbetçi Eczaneleri