Yazdır Arkadaşına gönder
Ayşe Başak KabanCemil Meriç, "Her medeniyet çöküş sebeplerini kendi içinde taşır" der. Bu yorum o kadar kıymetlidir ki, dekadans sözcüğünün derin anlamını özetler. Dekadans! Yani devletlerin veya uygarlıkların son bulması, mahvolması, inhitat.

Geçenlerde bir dost sohbetinde yaşadığımız döneme isim düşünürken pek çok kişi "Çöküş" kelimesini öne sürdü. Çöküş, inhitat veya dekadans... Bana kalırsa dekadans bunlar için en uygunu... Aynı kapıya çıkmıyor mu, çıkıyor elbette. Ama dekadans düşkünlüğü, batmayı, bozulmayı, dejenere olmayı da içinde barındırdığı için tam da yaşadığımız zamanı anlatan şahane bir kelime, bizi anlatan tek kelimelik şiir gibi.

Bugün ardı ardına iki haber okudum. Yüzümde kocaman bir gülümseme eşliğinde, yüreğimde hafif bir kıskançlıkla (neden biz böyle değiliz, neden?) okuduğum ilk haberi BBC bildiriyordu:

"Yeni Zelanda Parlamentosu Kuzey Adası'ndaki Whanganui Nehri'ni 'canlı varlık' olarak tanıdı ve nehre hukuki statü verdi. Yeni Zelanda'nın yerli halkı Maoriler tarafından kutsal sayılan ve ülkenin en uzun üçüncü ırmağı olan Whanganui'nin hakları Maori kabilesinden ve kraliyetten birer kişi tarafından mahkemelerde temsil edilecek."

Kuşkusuz bilgelik böyle bir şey olsa gerek. Bu durum, bizim insanımızın çok eskiden bildiği bir şeydi. Senden gayri şeylere de kıymet vermek olabilecek en doğal hareketlerden biriydi. Çünkü karıncalar da su içmeliydi. Çünkü doğa, kendisini ta insana kadar bağladığı ipliği, ilmek ilmek örerdi. Bir düğümün eksikliği diğerlerinin de bozulmasına neden olurdu. Bu öyle aniden olmazdı, yavaş yavaş çürür giderdi (bir bakmışsınız plastik damacanalarla su satın alıyorsunuz). Dünya bir evdi, tüm canlıların ortak evi: Büyük ev.

Kaynaklar belliydi ve her şey için vardı ama insan yaratılmışların en şımarığı, en küstahı, en haddini bilmeziydi... Bunu eski insanlar bilirdi. Zeytin ağacının kıymetini bildikleri gibi, bizim unuttuğumuz tüm güzel şeyleri bildikleri gibi... O nedenle Yeni Zelanda'nın nehrinin diğer canlılardan bir farkı yoktu üstelik diğerlerinin var olabilmesi onun canlı kalabilmesi ile mümkündü. Küçük bir kâr-zarar tablosu ortaya koyulsa şüphesiz ki nehir, insandan daha faydalı olarak yaratılmıştı. (Bunu kim inkâr edebilir ki?)

Sonrasında okuduğum haber, neredeyse günaşırı düşen korkunç haberlerden biriydi, artık alışmamız gereken (ama şükür ki hâlâ dehşet içinde kalabildiğimiz) bir haberdi. (Alışmak iyi değildir, hiç iyi değildir. Şaşırmak ve dehşet içinde kalmak iyidir.) Mutlaka izlemişsinizdir; Bodrum'da bir kadın, elinde zehirli etlerle geziyor sokak aralarında, sağa sola bırakıyor yemekleri. Ardından pek çoğu yazlıkçı zihniyet tarafından alınıp, sokağa terk edilmiş güzelim köpekler yanaşıyor kadının geçtiği yerlere. Birkaç lokma, 'yaşasın yemek buldum' sevinci ile sallanan kuyruklar, ardından ölüm. Kadın, son karede gülümsüyor, görevini tamamlamış, kendince zararlı gördüğü, mahallesinde istemediği diğer canlıları katletme hakkını kendi kendine tanımış kadın; şeytani gülümsemesi ile uzaklaşıyor.

"Hak" dediğimiz şeyin sınırını kendimizin belirlemesi ile başlıyor her şey. Oysa hak, karşındakinin yaşam alanı ile sınırlı ve fakat bu yaşam alanı, sadece insanla sınırlı değil:

Çimenin yeşilinden derenin suyuna, kedinin kuyruğundan ağacın dalına kadar, uçan kuşun gagasından kelebeğin uçuşuna uzar gider. İnsan ki yaratılmışların en korkuncudur, o sınırları kendi alanına göre genişletir. Ona göre bu haktır, hakkıdır, Hak'a tapandır sözde, ama Hak'ı hiç anlayamamıştır. Bu, pek çoğumuzun farkına varmadan olduğu bir şey çünkü. Hak, dediğimiz şeyin sınırını kendimizin belirlemesi ile başlıyor her şey.

Çöküş, ilk insanın yasak meyveyi yemesiyle değil, dalından koparması ile başlar. Sonra fütursuzca devam eder. Cüreti gücünde gizlidir, sonsuza kadar yaşayabileceği yanılgısından ki öze nefes verilirken fısıldamışlardır, ölümlü olduğunu. Ama insan bu!.. İşte hepimizin hafakanlar içinde yaşamasına neden olan şey bu, ruhumuzun bir türlü huzur bulamayışının illeti bu...

Şimdi misal, kendi küçük alanımda kafamı meşgul eden, üzen, dertlendiren bir konu var. Kentsel dönüşüm, kentsel dönüşüm mü? Bizim buralara kadar uzanan bu rant alanına, bu kıyıma Karşıyaka Belediyesi, bir şey diyecek mi merak içindeyim? Bizim burası dediğim, gerçekten bizim burası... Tüm yaşayanları ile bizim! Kırk yıldır yaşadığım sokaklar, bahçeler... Abartmadan, kırk yıl!.. Bisiklete binmeyi öğrendiğim, top oynadığım, bahçelerinden çiçek aşırdığım. Yeni dikilen çamlara, zeytinlere, mimozalara, zakkumlara yazın kavurucu sıcağında kurumasınlar diye kova kova su taşıdığım, her geçen yıl büyümelerini izlediğim, gövdelerine sarıldığım...

Bostanlı Emlak Bankası evlerinden bahsediyorum. Bostanlı'nın park olmayan en yeşil alanından... Eski usul, eski ve güzel usul yapılan apartmanlardan, o apartmanları çevreleyen koca bahçelerden, o bahçelerin apartman boyunda kırk yıllık çınarlarından, çeşit türlü çamlarından... Çocukların neşe kaynağı erik, dutlarından, limon ağaçlarından, sarmaşıklarından, güllerinden... bahar aylarında yürürken büyülü kokular saçan bahçelerinden...

Bostanlı'yı Bostanlı yapan o güzelim bahçeli iki katlı evleri artık yoklar (bize kalan eski fotoğraflara bakıp ah çekmek)? Emlak Bankası evleri de ranta teslim edilirse elimizde kalacak tek şey beton yığını... Sıradan, sevimsiz bir semt olacak. Umarım Karşıyaka Belediyesi bu konuda gereken hamleyi yapar. Çünkü kimsenin hakkı olmayanı almaya hakkı yok: Bahçeler ağaçların, onların dalına yuva yapan çeşit türlü kuşun, toprağın, toprağa sarılıp uyuyan kedinin, içine girip koşturan karıncanın, toplarını, iplerini sallayan çocuklarındır. Sana ait olandan falasını istemeye kimsenin hakkı yoktur. Bu dünyada artık en kıymetli şeydir, toprak. Beton herkesin ölümü demektir.

Her şey yapılan o ilk hak edişle başıyor. Haddimiz ve hakkımız olmayanı istemekle, bunun için gerekçeler sunmakla, fazla, fazla, daha fazla, daha da fazlasını istemekle çiğniyoruz insanlığa dair en güzel yanımızı. Savaşlar, sürgünler, açlık ve kıtlık kafanı öte yana çevirmekle çoğalıyor. "Bizi ilgilendirmez, benim onu savunacak halim yok, o benden biri değil" diyen kör şeytanların fısıldamasına uyduğumuz için başımıza gelenler. Sonrasında dehşet haberleri ile irkilip insanlığın çivisinin çıktığından dem vuruyoruz, bilmiş cıkcıklamalar eşliğinde...

Oysa çivisi çıkan hepimiziz. Sokak köpeğinin kulağını kesip işkence eden, kediyi zehirleyen, bebeğe tecavüz eden bizi isyan ettiriyor da savaştan kaçanın ülkesine dönmesini, daha çok para için kırk yıllık ağaçların kesilmesini, yol için ormanların talan edilmesini, enerji için derelerin kurutulmasını makul karşılıyoruz. O işimize geliyor çünkü, o hak... Hak mı? Çok mu acımsız bir karşılaştırma oldu? Hakkıyla düşünelim, gerçekten böyle bir hakkımız olduğuna inanıyor muyuz? Hele ki mülkün Allah'a ait olduğuna dair bir inanca sahipsek, manzarayı kapatıyor diye ağacın dalını körelten insan, Palmira Antik Kenti'ni yıkan IŞİD'den daha mı iyi veya o barbar da, kentsel dönüşüm rantına kapılıp giden, ağaçları, yeşil alanı düşünmeden, bahçelerin metrekaresini hesaplayarak, avuçlarını ovuşturan daha mı iyi? Daha mı haklı? Çünkü herkesin kötülüğünü savnacak bir bahanesi var. İlla ki var...

Çürüyerek yaşayan, yaşayabilen bir tür insan, hatta tek tür. Ahlak çürümesi "ama..." ile başlayan cümlelerimizde saklı. Çünkü bizim inançlarımız, haklarımız söz konusu ise gerisi teferruat. Bir başkası için (bu sadece insan değil, yaşayan her şey) ya "ama"lı cümlelerimiz kalıp halinde dökülmeye hazırdır veya haberi görünce pek çok üzülürüz. O kadar...

Artçı sarsıntılarla başlayan çöküş, dekadansa döndü. Buradan nasıl çıkarız, bilemiyorum. Bence, feci halde zombilere benziyoruz, karanlıkta yaşayan, önüne geleni düşünmeden, amaçsızca yok eden. Bize dokunmaz dediğimiz her şey başımıza tek tek geliyor. Bize dokunmaz dediğimiz her şey başımıza gelecek, bu devran böyle sürüp gidecek. Devran dediğin aslında bir girdap çünkü... İçine düştüğün anda yukarıda kalman mümkün değil. O nedenle insan, önce küçük sonra büyük evini tüketecek, kendi sonunu kendi getirecek. Medeniyet dediğimiz her neyse onun çöküşünün sebebi biz olacağız. Miras yiyen zihniyetimiz, saygısızlığımız, umarsızlığımız, hayatı kendi fanatik egolarımızdan ibaret sayışımız, karıncanın üstüne basıp geçişimiz: Çünkü biz cüret edebilme yetisi ile doğmuşuz!

Cüret tehlikeli bir sözcüktür: Cüretli olmak, cüret etmek için cesaret şattır ama bir adım ötesi hoyratlığa girer (ki işte biz hep onu yapıyoruz). Hoyrat olanın ise utanması yoktur. Oysa bir perdesi olmalı insanın sadece kem gözlerden korumak için değil, utanması için zihnin, ruhun o perdeye ihtiyacı var.

İnsanlığımızı, bahşedilen en güzel özelliğimiz olan vicdanımızı, merhametimizi hırpalayıp, lime lime ediyor ve bunun asla farkına varmıyoruz, bu şekilde yaşamanın hakkımız olduğunu düşünüyoruz. Sonra elimizde kalacak olan çoraklığa bakıp ağlayacağız:

"Biz bu hale nasıl geldik, biz bunları hak edecek ne yaptık?"

Çünkü insandır toprak olacağını bilerek yaşayan, yaratılmışların en aptalı ve yaradanın pişmanlığı...

Tekrar edelim, "Her medeniyet çöküş sebeplerini kendi içinde taşır."

Silkelenip kendimize gelelim!


Tarih: 20/3/2017
2300 kez okundu
   Yazdır Arkadaşına gönder
YAZARIN DİĞER YAZILARI
İzmir Kent Haritası İzmir Nöbetçi Eczaneleri