Yazdır Arkadaşına gönder
Başlarken...
Cangül Kuş
Cangül KuşKentli ne demek? Kime kentli denir? Sadece bir şehrin resmi sınırları içinde yaşıyor olmak bizi kentli yapar mı? Yoksa adından menkul portalımız "Kent-Yaşam" gibi "yaşamını kentte sürdürerek" kentli olabilmek, sayılabilmek için bir yapılması gerekenler listemiz mi var?

Bugünlerde bu soru ile sıklıkla yakın çevremi bunalttığım için sizi de merakımdan gayrı eyleyemedim.

Ünlü Fransız Sosyolog George Simmel Metropol ve Zihinsel Yaşam (1902) tarihli çalışmasında yaşamın en büyük sorununun bireyin kendi özerklik ve bireyselliklerini kendi ellerinde tuttuğu iddiasından kaynaklandığını savunur. Simmel'e göre 19. Yüzyıl'ın son çeyreğinde belirgin bir biçimde açığa çıkan metropollerde bireyler, dışsal etkenlere karşı bir mentalite geliştiremediklerinden, bilinçliliklerini öne çıkarıp duygularını gizleyemediklerinden, kentliliğin karakteristiklerine sahip çıkamazlar.

Peki nedir bu karakteristikler? Akılcılık, dakiklik, kestirilebilirlik, kesinlik. Bu değer setini benimseyerek kentin dişlisine katılan birey ve kentsel ekonomik ilişkilerin arasında akıl yoluyla özgürleşen birey, kentli? Sanayi Devrimi ile birlikte artan kentleşme hala sosyal bilimcilerin çalışmayı en çok sevdikleri konulardan biri. Ancak 19. Yüzyıl'ın para ekonomisi temelli yaklaşımı üzerinden kentleşmeyi ve kalkınmayı, bu doğrultuda bireyi açıklamak 21. Yüzyıl'a haksızlık etmek olur. 21. Yüzyıl'ın karmaşık ve küresel ağları, dijitalleşme ile insanı sürekli erişilebilir ve "çevrimiçi" tutan trendleri insanı, kalkınmayı ve kentleşmeyi de başka türlü sebep sonuç ilişkileri ile ele alıyor. Ama ortak nokta yadsınamaz, 19. Yüzyıl'dan bugüne hızımızı artırarak kentleşiyoruz.

Birleşmiş Milletler'in 2014 yılında yayınladığı Dünya Kentleşme Olasılıkları Raporu'nda yer alan veriler, insanların artık yaşamak için kentleri tercih ettiklerini, 1950 yılında dünya nüfusunun yalnızca yüzde 30'luk dilimi kentsel alanlarda yaşıyorken 2014 itibarıyla bu rakamın yüzde 54'e çıktığı ve beklentilerin 2050 yılında şehirlerde yaşayan toplam nüfus oranının yüzde 66'ya ulaşacağı seklinde ifade ediliyor. Yani gün geçtikçe kalabalıklaşan kentler yaşam tercihlerimizde birinci sırayı alırken kentte yaşamak ile kentli olmak da kavramsal olarak ayrışıyor.

Bugün dünyanın en kalabalık metropolleri arasında yer alan Londra için "Londoner", New York için "New Yorker" kavramları güncel ve popüler. Paris için kullanılan "Parisien" ifadesi ise şehirle müsemma daha romantik çağrışımlara sahip. O şehire yerleşmiş olmayı, o şehirde yaşamayı, kentle bütünleşmiş olmayı, şehrin tadını çıkaranları ifade ediyor. Kaçımızın aklına "Newyorker" dediğimizde gazete yerine önce Carrie Bradshaw gelmiyor ki? New Yorker beni affetsin ama New York'u bize Sex and The City kızları kadar yaşatabilen çıkmadı.

Her koşulda bu nitelemelerin tamamı kentleri ve dahası o kentlere dair bütüncül öğeleri yaşamlarına adapte edebilmiş insanı ifade ediyor. Bu kentleri düşündüğümüzde zihnimizde canlanan tüm bu canlı, hareketli, üretken ekonomik, sosyal, kültürel yaşam ise aslında kalkınma paradigması içinde yerini alıyor. Londra'da kariyer hedeflerimizi gerçekleştirirken sayısız kültür sanat etkinliği ile kişisel vizyonumuzu da geliştirmek istiyoruz. Ya da New York'ta o karmaşık, sonsuz uzunluktaki metro ağını çözmeye çalışırken dünyanın diğer 191 ülkesinden birinden gelmiş insanlarla etkileşimde olmak "dünyamızı genişletme" imkanı veriyor.

Evet, hepimiz dünyalarımızı genişletmek, çeşitliliği görmek, keşfetmek, heyecanlanmak, heyecan vermek istiyoruz. Bu yüzden de kentlerde buluşuyoruz. Farklı aksanlar, lisanlar, insanlar yoluyla o kentlere akan kültür alternatif mecralardan kente yepyeni boyutlar ve özgünlükler katıyor. Kalkınmış kentler çeşitlenmiş ekonomik faaliyetleri, canlı ve üretken üniversiteleri ve öğrencilerinden oluşan akademik yaşamları, festivalleri, bienalleri, konserleri, performansları ile renklenen kültür sanat yaşamları ile, özgünleştirilmiş turistik cazibeleri ile kimlik kazanıyorlar. Ama şu gerçek ki, kalkınmanın ana ögesinin insan olduğu gibi kentin temel ögesi de insan. Yaşadığı kenti duyumsayan, farkındalığı düstur edinen, ondan beslenen ve onu besleyen, bu organik ilişkiyi tesis eden insan.

Bu köşenin yazılma gayesi de bu esasında.

İzmir'in kentleşmesini, İzmir kentlisini, kalkınma penceresinden görebilmeyi amaçlıyor bu köşe sevgili okur. Hatay'ın bir ara sokağında 15 yıl boyunca yaşamını sürdüren Halikarnas Balıkçısı'nın İzmirliliğini de merak ediyor bu köşe, İzmir'de kadın kooperatifçiliğinin sessiz ama kararlı ilerleyişini de, İzmir akademilerinin "girişimci üniversite" kavramına yaklaşımlarını da merak ediyor, Kemeraltı'nın bir alternatif cazibe merkezi olan yapılanmasını da? Bu köşe sadece İzmir güzellemesi yapmamayı ama şikayet ve serzenişleri de kararında tutmayı, bir kentin nasıl beslendiğini, kentli ile kent arasında varlığına inandığımız bu organik ilişkinin nasıl kurulabildiğini kalkınmacı bir gözle sunmak istiyor. Bu yüzden de biraz Ege otları misali, İzmir'e dair hemen her şeyi biraz zeytinyağı biraz limonla işleyebileceğini düşünüyor.

İşte böyle.

Hoş gördük...

Tarih: 1/7/2017
406 kez okundu
   Yazdır Arkadaşına gönder
YAZARIN DİĞER YAZILARI
İzmir Kent Haritası İzmir Nöbetçi Eczaneleri